ISSN 1303-6637 | e-ISSN 1308-531X
TURKISH JOURNAL OF FAMILY PRACTICE - Türk Aile Hek Derg: 26 (2)
Volume: 26  Issue: 2 - 2022
1.Cover

Page I

2.Advisory Board

Pages II - III

3.Contents

Page IV

4.Instructions for Authors

Pages V - VII

5.Editorial

Page VIII

ORIGINAL RESEARCH
6.The Relationship between Spiritual Leadership and Burnout Syndrome in Medical Residency Students
Mahmut Sami Yıldız, Özge Börklü Doğan, Akın Dayan
doi: 10.54308/tahd.2022.97269  Pages 29 - 36
Amaç: Ruhsal liderlik, çalışanların manevi gereksinimlerini karşılayarak hem birbirleriyle hem de bir parçası oldukları organizasyonla bağı güçlendirmeyi ve bu yolla verimliliği arttırmayı amaçlayan bir liderlik modelidir. Tükenmişlik sendromu ise özellikle insanlarla yüz yüze çalışan kişilerde ortaya çıkan, hizmet kalitesi ve verimlilikte azalmaya neden olan bir kavramdır. Çalışmada dâhili ve cerrahi bilimler uzmanlık öğrencilerinde ruhsal liderlik ve tükenmişlik durumu arasındaki ilişki değerlendirilmiştir.
Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 01.10.2020 ve 01.12.2020 tarihleri arasında bir eğitim ve araştırma hastanesinde görev yapmakta olan, çalışmamıza katılmaya gönüllü 206 uzmanlık öğrencisi dâhil edilmiştir. Çalışmamız kesitsel prospektif bir anket çalışmasıdır. Araştırmaya katılan bireylere 12 sorudan oluşan katılımcı bilgi toplama formu, 21 sorudan oluşan Ruhsal Liderlik Ölçüm Aracı (RLÖA), 22 soru ve üç bölümden oluşan Maslach Tükenmişlik Ölçeği (MTÖ) uygulanmıştır. İstatistiksel analiz ve hesaplamalar için IBM SPSS Statistics 21.0 kullanılmıştır. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir.
Bulgular: Çalışmaya katılan bireylerin %60,2’si kadın, %39,8’i erkektir. Yaş ortalaması 28,07±1,86 yıldır. Bireylerin ana branş dağılımına baktığımızda %53,4’ü dâhili bilimler, %46,6’sı cerrahi bilimler branşındadır. RLÖA genel puan ortalamasının 55,43±16,62, MTÖ duygusal tükenmişlik bölüm puan ortalamasının 22,76±6,99, duyarsızlaşma bölüm puan ortalamasının 9,81±3,56 ve kişisel başarı puan ortalamasının ise 18,81±4,16 olduğu belirlenmiştir. Dâhili bilimler uzmanlık öğrencileri ile cerrahi bilimler uzmanlık öğrencileri arasında RLÖA’de ve MTÖ’nün alt ölçeklerinden duygusal tükenmişlik ve duyarsızlaşma ölçekleri yönünden anlamlı fark saptanmamıştır. Ancak, kişisel başarı puanı cerrahi bilimlerde dâhili bilimlere göre anlamlı yüksek bulunmuştur. Çalışmada, RLÖA ile MTÖ tükenmişlik ve duyarsızlaşma arasında negatif, kişisel başarı ölçeği pozitif yönlü anlamlı bir ilişki saptanmıştır.
Sonuç: Elde edilen verilere göre ruhsal liderlik modelinin benimsenmesi ile tükenmişlik sendromu düzeyinin azaltılabileceği tespit edilmiştir. Bu nedenle sağlık kurumlarında görev yapan tüm çalışanlara ruhsal liderlik ve tükenmişlik sendromu ile ilgili eğitim verilmesi, özellikle kurumlardaki yöneticilerin ruhsal liderlik modelini benimsemesi uygun olabilir. Ruhsal liderliğin sağlık çalışanları üzerine etkisini inceleyen daha fazla sayıda çalışmaya ihtiyaç vardır.
Aim: Spiritual leadership is a leadership model which aims to improve productivity by meeting the spiritual needs of workers that both strengthen the connection with the other workers and the organization that the workers are the part of it. On the other hand, burnout syndrome is a concept which occurs especially in people who work face to face with other people that causes a decrease in both productivity and service quality. In the research, it is aimed to evaluate the relation comparatively between the terms spiritual leadership and burnout syndrome among the residents in the internal and surgical sciences.
Material and Method: 206 medical residents who work at the training and research hospital between the dates 10.01.2020 and 12.01.2020 were voluntarily included in the study. Our study is a prospective, cross-sectional survey study. A participant information form consists of 12 questions, Spiritual Leadership Measurement Tool (SLMT) which consists of 21 questions, Maslach Burnout Index (MBI) consists of 3 subscales and 22 questions. IBM SPSS Statistics 21.0 program was used for statistical analysis and calculations. Statistical significance level was accepted as p<0,05.
Results: 60,2% of the individuals who attended to the research are women, while 39,8% are men. The age average is 28,07±1,86. When the main branch distribution is considered, 53.4% are interior sciences while 46,6% are surgical sciences. The mean SLMT score was 55,43±16,62, MBI’s mean emotional exhaustion score was 22,76±6,99, depersonalization score was 9,81±3,56, and personal accomplishment was 18,81±4,16. Personal accomplishment scores were found to be significantly higher in surgical sciences than in internal sciences. In the study, a negative correlation was detected between SLMT and MBI emotional exhaustion and depersonalization scale, and a positive correlation with the personal accomplishment scale.
Conclusion: Due to the obtained data, it is determined that with the actualization of spiritual leadership model the level of burnout syndrome can be reduced. Hence; It may be appropriate to provide training on spiritual leadership and burnout syndrome to all employees working in health institutions, and especially for managers in institutions to adopt the spiritual leadership model.

7.Hepatitis B and Hepatitis C Seroprevalence in Cancer Patients
Habibe İnci, Nergiz Aşkın, Fatih İnci, Fatih Karataş
doi: 10.54308/tahd.2022.72691  Pages 37 - 42
Amaç: Kanser hastalarında malignitenin türüne göre hepatit B ve hepatit C seroprevalansının saptanması amaçlanmıştır.
Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza Şubat 2016- Şubat 2021 tarihleri arasında tedavi gören malignite hastaları dâhil edildi. Kanser hastalarının kemilüminesans yöntemiyle saptanmış HBsAg, Anti HBs ve Anti HCV testi sonuçları kanser alt gruplarına göre karşılaştırıldı.
Bulgular: Çalışmaya dâhil edilen toplam 882 kanser hastasının %64,6’sı erkek, %35,4’ü kadındı. Hastaların yaş ortalaması 65,74±12,94’tü. Hepatit markerları cinsiyete göre değerlendirildiğinde, Anti HBs seropozitifliği oranının erkeklerde daha fazla olduğu görüldü (p<0.001), HBsAg seropozitifliği (p=0,542) ve Anti HCV seropozitifliği (p=0,301) açısından ise anlamlı farklılık görülmedi. Çalışmamızda, erişkin kanserli hastaların %2,5’inde HBsAg seropozitifti, %0,9’unda Anti HCV seropozitifti, %17,0’sinde ise Anti HBs seropozitifti. Tüm kanser hastalarında Anti HBs seropozitifliği (p=0,074) ve Anti HCV seropozitifliği (p=0,071) açısından kanser grupları arasında farklılık görülmedi. Sarkomlu hastalarda HBsAg seropozitifliği diğer kanser gruplarına göre istatistiksel anlamlı olarak daha yüksekti (%8,3) (p=0,015).
Sonuç: Çalışmamızda, diğer kanser türlerine sahip hastalara oranla sarkomlu hastalarda daha yüksek HBsAg seropozitifliği saptanmıştır. Özellikle sarkomlu hastalar başta olmak üzere tüm kanser tiplerinde immünosüpresif tedaviler ve hepatotoksik ajanların kullanılmasından önce kesinlikle viral hepatit paneli incelenmelidir. Ayrıca, kanser tiplerine göre bu farklılığın etyopatolojik açıdan önemi araştırılmalıdır.
Aim: We aimed to determine the seroprevalence of hepatitis B and hepatitis C according to the type of malignancy in cancer patients.
Materials and Methods: Patients with malignancy treated between February 2016 and February 2021 were included in our study. HBsAg, Anti HBs and Anti HCV test results of cancer patients determined by chemiluminescence method were compared according to cancer subgroups.
Results: Of the 882 cancer patients included in the study, 64.6% were male and 35.4% were female. The mean age of the patients was 65.74±12.94 years. When hepatitis markers were evaluated according to gender, the rate of Anti-HBs seropositivity was higher in males (p<0.001), and there was no significant difference in terms of HBsAg seropositivity (p=0.542) and Anti-HCV seropositivity (p=0.301). In our study, 2.5% of adult cancer patients were HBsAg seropositive, 0.9% were Anti HCV seropositive, and 17.0% were Anti HBs seropositive. There was no difference between cancer groups in terms of Anti HBs seropositivity (p=0.074) and Anti HCV seropositivity (p=0.071) in all cancer patients. HBsAg seropositivity in patients with sarcoma was statistically significantly higher (8.3%) compared to other cancer groups (p=0.015).
Conclusion: In our study, higher HBsAg seropositivity was found in patients with sarcoma compared to patients with other cancer types. The viral hepatitis panel must be examined before the use of immunosuppressive treatments and hepatotoxic agents in all cancer types, especially in patients with sarcoma. In addition, the etiopathological significance of this difference according to cancer types should be investigated.

8.Breastfeeding Characteristics and Associated Factors of Children in Infancy: A Cross-sectional Study Based on Primary Care
Betül Yılmaz, Melda Dibek Büyükdinç, Münevver Kaynak Türkmen, Okay Başak
doi: 10.54308/tahd.2022.17363  Pages 43 - 52
Amaç: Birinci basamak popülasyonda ilk altı ayda yalnızca anne sütü alma ve bir yaşın sonunda anne sütü almaya devam etme sıklıkları ile annelerin sosyodemografik ve emzirme özelliklerinin bunlar üzerindeki etkisinin belirlenmesidir.
Yöntem: Kesitsel ve analitik nitelikteki çalışma Aydın ili, Efeler ilçesinde, 1 Ekim-31Aralık 2019 tarihleri arasında yapıldı. Çalışmanın evrenini, ilçede bulunan Aile Sağlığı Merkezlerinden (ASM) hizmet alan 12-24 ay arasındaki 3.675 sütçocuğu oluşturmaktaydı. Yapılan güç analizi ile belirlenen 160 katılımcının 120’siyle kentsel, 40’ıyla kırsal ASM’lerde görüşme planlandı. Toplamda 225 (55 kırsal, 170 kentsel) katılımcıya ulaşıldı. Sosyodemografik özellikler ve anne sütü almayla ilişkili bilgileri toplamaya yönelik düzenlenen veri toplama formu araştırmacı tarafından ASM’lerde yüz yüze görüşülerek uygulandı.
Bulgular: Yaş ortalaması 19,1±5,0 ay (ortanca 18,0; 12-24 ay arası) olan sütçocuklarının %51,1’i (115) kız idi. Çalışmaya katılan sütçocuklarının tek başına anne sütü alma süresi ortalama 3,5±2,4 ay ve ilk 6 ay yalnızca anne sütü alma oranı %32,9 (74)’du. Sütçocukları ortalama olarak 10,2±3,4 ay emzirilmişti ve bir yılın sonunda anne sütüne devam eden sütçocuklarının oranı %74,7 (168) idi. İlk altı ayda yalnızca anne sütü alma olasılığı ve bir yaşın sonunda anne sütü almaya devam etme olasılığı doğumdan sonraki ilk saat içinde emzirilmeye başlanan (p=0,007), emzik/biberon kullanmayan (p=0,000) ve birinci ayda her seferinde 15 dk.’dan daha uzun süre emzirilen (p=0,003) sütçocuklarında daha fazlaydı. Bir yaşın sonunda anne sütü almaya devam etme olasılığı, yalnızca annenin baktığı sütçocuklarında daha fazlaydı (p=0,007).
Sonuç: İlk aylarda sütçocuğunun bir emzirme seansında her bir memeyi 15 dk. ve üzerinde emmesi ve annenin bebeğiyle geçirdiği sürenin artırılması anne sütü almayı olumlu etkilemektedir. Aile hekimlerinin bakım veren yakınlara emzirme üzerine bilgi ve eğitim vermesi sütçocukluğu döneminde çocukların anne sütü almasını artıracaktır. Buna yönelik toplum düzeyinde farkındalık çalışmalarının da artırılması önemlidir.
Objective: It is to determine the frequency of exclusive breastfeeding in the first six months and continued breastfeeding at the end of the first year in the primary care population, and the effects of mothers’ socio-demographic and breastfeeding characteristics on these.
Methods: The cross-sectional and analytical study was performed in Aydın Efeler district between 01 October and 31 December, 2019. The population of the study consisted of 3675 infants aged 12-24 months who received service from the Family Health Centers (FHC) in the district. Of the 160 participants determined by the power analysis, 120 of them were planned to be interviewed in urban and 40 in rural FHCs. A total of 225 (55 rural, 170 urban) participants were reached. The data collection form prepared to collect information on sociodemographic characteristics and breast feeding was applied face to face by the researcher.
Results: 51.1% (115) of infants with a mean age of 19.1±5.0 months (median 18.0; between 12-24 months) were girls. Exclusive breast feeding duration of infants participating in the study was 3.5±2.4 months in average and exclusive breast feeding rate was 32.9% (74) in the first six months. The infants were breast fed for an average duration of 10.2±3.4 months and the rate of infants continuing breast feeding at the end of one year was 74.7% (168). In the first six months the probability of exclusive breastfeeding and the probability of continuing breastfeeding at the end of one year were higher; in infants who started breastfeeding with in the first hour after birth than those who did not (p=0,007), in infants who do not use pacifiers or bottles than those who use it (p=0,000) and in infants who are breastfed for 15 minutes or more in the first month than those who are not breastfed (p=0,003). The probability of continuing breastfeeding at the end of one year was higher in infants only looked after by their mothers compared to infants of supported mothers (p=0,007).
Conclusion: The infant sucking each breast for at least 15 minutes during a breast-feeding session especially in the first months and increasing the time the mother spends with her infant positively effects breast feeding. Providing information and training on breastfeeding to caregivers by family physicians will increase the intake of breast milk by children during infancy. It is important to increase awareness on this issue at the community level.

9.Attitudes towards the Prevention of Hypertension Development in Individuals who have a Family Member with Hypertension: A Scale Development Study
Zühal Albayrak, Tijen Şengezer
doi: 10.54308/tahd.2022.52296  Pages 53 - 65
Amaç: Hipertansiyon (HT), Türkiye’de en sık tanılanan ikinci hastalıktır ve küresel bir sağlık sorunudur. Bu çalışmada, ailelerinde HT’li olanların HT’yi önleyebilecek tutumları incelenerek HT’den korunmada kullanılacak bir ölçek geliştirmek amaçlanmıştır.
Gereç ve Yöntem: Bu metodolojik çalışmada, “Hipertansiyondan Korunma Tutumları Ölçeği (HKTÖ)” geliştirildi. Ölçeğe geçerlik ve güvenirlik analizleri uygulandı: Kapsam geçerliğinde uzman görüşüne başvuruldu; yapısal geçerlikte [“principle component analysis”(Kaiser-Meyer-Olkin (KMO), Barlett testi, özdeğerler-açıklanan varyans, faktör eksen grafiği), açımlayıcı faktör analizi (AFA), doğrulayıcı faktör analizi (DFA)]; iç tutarlılıkta [Cronbach alfa(α), Guttman lambda(λ)]; test-retest uygulandı. Araştırmacıların oluşturduğu “Hipertansiyondan Korunmayla İlgili Düşünceler” adında pilot testi içeren anket Keçiören’de bir aile sağlığı merkezinde, etik kurul onayından sonra 1.6.2018-1.6.2019’da 77 katılımcıya uygulandı. Ölçeği içeren anket, DFA için 316 katılımcıya, test-retest için 62 katılımcıya uygulandı. Veriler IBM SPSS 22.0 ve Lisrel 8.8 ile analiz edildi.
Bulgular: HKTÖ’nün son hâli 26 madde ve 5 faktörlüdür. KMO 0,679, açıklanan varyans %50,152, Barlett sonucu (p<0,001); ölçek faktör analizine uygundur. Beş faktörün özdeğeri 1,693-7,127, faktör eksen grafiği 5. faktörde yataylaşmaktadır. AFA’yla 5 faktör belirlenmiştir. Ölçekten 6 madde (t değeri p>0,01) çıkartıldıktan sonra DFA’da; standartlaştırılmış faktör yük değerleri 0,37-0,86, uyum iyiliği değerleri ki-kare (χ2)=805,66, p=0,000, RMSEA=0,076, SRMR=0,063, CFI=0,95, GFI=0,84, AGFI=0,80, NFI=0,94; ölçeğin veriye iyi uyumlu yapısı doğrulanmıştır. Ölçeğin genel güvenirlik Cronbach α değeri 0,910, λ değeri 0,875-0,929; ölçek yüksek derecede güvenilirdir, test-retest korelasyon katsayıları 0,834/ 0,909’dur (p<0,001, %95 güven aralığında); ölçek kararlıdır. Madde toplam korelasyonu 0,33-0,66; maddeler kabul edilebilir derecede ayırt edicidir.
Sonuç: HKTÖ, HT’den korunmada kullanılabilecek geçerli, güvenilir bir araçtır, HT farkındalığını artırabilir, diğer kronik hastalıklar için benzer çalışmalara ışık tutabilir.
Objective: Hypertension (HT) is the second most commonly diagnosed disease in Turkey and a global health problem. This study aimed to develop a scale to be used in HT prevention by investigating attitudes that might prevent HT in individuals who have a family member with HT.
Materials and Methods: In this methodological study “Attitudes Scale towards Prevention of HT(ASPH)” was developed. For the scale validity and reliability analyzes were performed: For content validity expert views were received, for construct validity [principle component analysis (Kaiser-Meyer-Olkin(KMO), Bartlett test, eigenvalues-explained variance, scree plot), exploratory factor analysis(EFA), confirmatory factor analysis(CFA)]; for internal consistency [Cronbach’s alpha(α), Guttman lambda(λ)]; test-retest were performed. The survey namely the “Thoughts about Hypertension Prevention” including pilot test was created by researchers and after ethical approval administered to 77 participants (1.6.2018-1.6.2019) in a Family Health Center in Keçiören. Survey including the scale was administered to 316 participants for DFA and 62 participants for test-retest. Data was analyzed with IBM SPSS 22.0 and Lisrel 8.8.
Results: The final ASPH was consisted of 26 items and 5 factors. KMO (0.679), explained variance (50.152%), Bartlett result(p<0.001) scale is suitable for factor analysis. Eigenvalue of five factors (1.693-7.127), scree plot chart becomes horizontal in the 5th factor. Five factors were confirmed with EFA. After excluding 6 items (t value p>0.01) from scale, in CFA, standardized factor loading values (0.37-0.86), goodness-of-fit values [Chi-square (χ2)=805.66, p=0.000, RMSEA=0.076, SRMR=0.063, CFI=0.95, GFI=0.84, AGFI=0.80, NFI=0.94)]; structure of the scale well-fitting to the data was confirmed.
Scale’s general validity Cronbach α value (0.910), λ value (0.875-0.929); scale is reliable at a high level. Item total correlation (0.33-0.66); items are acceptably distinctive, test-retest correlation coefficients [0.834/0.909(p<0.001, 95% confidence interval)]; scale is stable.
Conclusion: ASPH is a valid, reliable tool to be used in HT prevention, will be used for increasing HT awareness, shed light on similar studies for other chronic diseases.

10.Compliance of Patients Using Warfarin to The Treatment and The Factors Affecting The Target INR
Efkan Kenan, Yasemin Korkut Kurtoğlu
doi: 10.54308/tahd.2022.86547  Pages 66 - 71
Amaç: Çalışmamızda, varfarin kullanan hastaların tedaviye uyumlarının incelenmesi, sosyodemografik özelliklerinin ve tedaviyle ilgili bilgi seviyelerinin hedef INR değerlerine etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır.
Yöntem: Kesitsel, tanımlayıcı nitelikte bir çalışmadır. Veri toplama aracı olarak Sosyodemografik Bilgi Formu, Klinik Veriler Formu ve Modifiye Morisky Ölçeği (MMÖ) olmak üzere üç anket formu kullanılmıştır. Verilerin karşılaştırılmasında ki-kare testi, Mann Withney U testi ve t testi kullanılmıştır. Analizlerde istatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir.
Bulgular: Çalışmaya 104 hasta dâhil edildi. Katılanların yaş ortalaması 70,7±13,0 yıldı ve %57,7’si erkekti. Hastaların %30,8’i serebrovasküler hastalık, %19,2’si atriyal fibrilasyon, %13,5’i protez kalp kapağının olması nedeniyle varfarin kullanmaktaydı. Hastaların %78,8’i Varfarin kullanımı konusunda eğitim aldığını ve eğitim alanların %82,9’u bu eğitimi doktordan aldığını belirtti. MMÖ’ye göre hastaların %68,3’ü yüksek motivasyona, %49’u yüksek bilgi düzeyine sahipti. Kırsal bölgede yaşayan, varfarin ile ilgili eğitim almamış, düzenli sağlık kontrolüne gitmeyen, varfarinin diğer ilaçlarla ve yiyeceklerle etkileşime girmediğini belirten hastaların motivasyonları istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha düşüktü (p<0,05). Ailesi ile birlikte yaşayan hastaların hedef INR değeri aralığında olma oranı daha yüksekti (p<0,05).
Sonuç: Varfarin kullanan hastaların ilaç uyumu ve INR değerleri yaşadıkları bölgeden, varfarin ile ilgili eğitim alma, düzenli sağlık kontrolüne gitme, varfarinin diğer ilaçlarla ve yiyeceklerle etkileşime girdiğini bilme, varfarin kullanma süresi, INR aralığını bilme, ailesi ile birlikte yaşama durumlarından etkilenmektedir. Hastaların takip ve eğitimlerinde bu etkenlere yönelik önlemlerin alınması önemlidir.
Objective: Our study aimed to examine the treatment compliance of patients using warfarin and investigate the effect of sociodemographic characteristics and treatment-related knowledge levels on the target INR value.
Method: It is a cross-sectional, descriptive study. In the study, three different questionnaire forms, namely Sociodemographic Information Form, Clinical Data Form, and Modified Morisky Scale (MMS), were used as data collection tools. Descriptive statistics are presented as percentage, mean and standard deviation. The normal distribution suitability of the variables was investigated using the Kolmogorov Smirnov Test. Chi-square test, Mann-Whitney U test, and t-test were used to compare data. The statistical significance level in the analysis was accepted as p<0.05.
Results: A total of 104 patients who agreed to participate in the study within the specified date range were included. 30.8% of the patients participating in the study were using warfarin due to cerebrovascular disease, 19.2% due to atrial fibrillation, and 13.5% due to having a prosthetic heart valve. 78.8% of the patients stated that they received training on using warfarin, and 82.9% of those who received training stated that they received this training from a doctor. According to MMS, 68.3% of the patients had high motivation, and 49% had a high level of knowledge. The motivation of the patients living in rural areas, who did not receive training on warfarin, did not go to regular health checkups, and that warfarin did not interact with other drugs and foods was significantly lower (p<0.05). The rate of being in the target INR value range was higher in patients living with their families (p<0.05).
Conclusion: Drug compliance and INR values of patients using warfarin are affected by their education about warfarin, regular health check-ups, knowing that warfarin interacts with other drugs and foods, warfarin use time, knowing the INR interval, and living with their family. It is important to take precautions for these factors in the follow-up and training of the patients.

NEWS
11.A Young Look at 2021
İkbal Hümay Arman, Rabia Eroğlu Kılaç, Ali Özturk, Demet Yılmaz, Süheyla Atalay Kahraman, Halil Volkan Tekayak
Pages 72 - 76
Abstract | Full Text PDF

LookUs & Online Makale